NATO Zirvesi 2026'dan Beklentiler: İttifakın Gündemindeki Kritik Konular
Her yıl düzenlenen NATO Zirvesi, bu yıl 7–8 Temmuz tarihleri arasında Türkiye’nin başkenti Ankara’da gerçekleşecek. 32 üye devletin tüm devlet ve hükümet başkanlarının katılmasının beklendiği zirve, Türkiye’nin 2004 İstanbul Zirvesi’nden bu yana üstlendiği ilk ev sahipliği olması bakımından sembolik bir anlam taşıyor. Ancak Ankara’nın önemi salt sembolik değil; ittifak hem askeri hem de siyasi açıdan köklü bir dönüşüm sürecinin tam ortasındayken bu zirveye geliyor. Uluslararası ilişkilerde ittifakların gücü çoğu zaman ortak tehdit algısının devamına bağlı görülür. Bugün NATO’da ise Rusya, Ukrayna, İran ve ABD’nin ittifaka yaklaşımı gibi başlıklarda üyeler arasında farklı öncelikler öne çıkıyor. Bu nedenle Ankara Zirvesi yalnızca askeri kararların alınacağı bir toplantı değil, aynı zamanda ittifakın diplomatik uyumunu da test edecek bir sınav olacak. Ankara Zirvesi bu açıdan, “ittifakların değişen şartlara uyum sağlaması” meselesinin pratikte ne kadar zor olduğunu gösteren önemli bir örnek olacak. Zirvenin zeminini anlamak için öncelikle geçtiğimiz yıllarda alınan kararlara ve atılan adımlara bakmak gerekiyor. 2025 Lahey Zirvesi’nde ittifak tarihi açısından radikal bir karara imza atıldı: üye devletler 2035 yılına kadar GSYH’lerinin yüzde beşini savunmaya ayırmayı taahhüt etti. Bu oranın yüzde 3,5'i doğrudan askeri harcamalara, kalan yüzde 1,5'i ise siber güvenlik, kritik altyapı ve sivil dayanıklılık (resilience) alanlarına ayrılacak. NATO Genel Sekreteri Mark Rutte, Ankara’da bu taahhütlere yönelik ilerlemeyi ilk kez kapsamlı biçimde raporlayacak. Bu taahhütler doğrultusunda devletlerin kolektif kararlara ne kadar yaklaştıkları netleşecek. Bu durum NATO’ya yönelik “söylemlerden ibaret olmak ve harekete geçmemek” eleştirilerine de cevap verme fırsatı sunuyor.
İttifak içindeki en köklü tartışma, yük paylaşımı (burden-sharing) meselesi olmayı sürdürüyor. ABD savunma politikası şefi Elbridge Colby’nin dile getirdiği “NATO 3.0” kavramı, bağımlılık (dependency) ilişkisinden ortaklığa (partnership) geçişi tanımlıyor. Washington, Avrupalı müttefiklerin kendi savunmalarında daha fazla sorumluluk almasını giderek daha açık biçimde bekliyor. Avrupalılar bu talebe kayıtsız kalmadı: 2025 itibarıyla tüm Avrupalı müttefikler yüzde 2 GSYH eşiğini ilk kez aştı, Polonya ve Baltık ülkeleri yüzde 4'ün üzerine çıktı, Almanya Avrupa’nın en güçlü konvansiyonel ordusunu kurma hedefiyle bütçesini artırdı ve Avrupalı generaller NATO’nun üç bölgesel komutanlığını devraldı. Ancak güç dengesi açısından bakıldığında, bu çabaların tek başına yeterli olup olmayacağı hâlâ tartışmalı. Trump yönetiminin Almanya’dan 5.000 askeri çekme kararı ve kritik seyir füzesi programlarını iptal etmesi, Avrupa’nın çabalarını boşa çıkarma riskini barındırıyor. Bu nedenle bazı yorumlarda, Ankara’da müttefiklerin savunma harcamalarını ve ABD’den yaptıkları alımları görünür kılacak sembolik adımların da gündeme gelebileceği belirtiliyor. Ancak zirvenin asıl önemi bu tür jestlerden çok, NATO’nun kriz anında ne kadar hızlı ve uyumlu hareket edebileceğini göstermesinde yatıyor. Bu nedenle Ankara’da yalnızca kimin ne kadar harcama yapacağı değil, olası bir kriz anında NATO’nun 5. maddeyi ne kadar hızlı ve kararlı işletebileceği de tartışmanın arka planında yer alacak.
Sıcak gündem tarafında ise Ukrayna, Ankara’nın merkezinde kalmaya devam ediyor. ABD’nin desteğini büyük ölçüde kesmesiyle Kiev’i ayakta tutma yükü tamamen Avrupa’ya düştü. Ancak Ukrayna artık yalnızca pasif bir yardım alıcısı değil; 1.400 kilometreyi aşan Flamingo seyir füzeleri ve yüksek teknolojili dron sistemleriyle fiilen Avrupa’nın güvenlik inovasyon ortağına dönüştü. Körfez ülkeleriyle imzalanan dron anlaşmaları bu yeni rolü pekiştiriyor. Bununla birlikte İran’daki çatışmanın ABD’nin kaynaklarını yeniden yönlendirmesi, Ukrayna’ya giden lojistik hattı doğrudan tehdit ediyor. Hürmüz Boğazı krizini ele almak amacıyla Körfez ortaklarının (Bahreyn, Kuveyt, Katar, BAE) zirveye davet edilmesi, NATO gündeminin istemeden de olsa Ukrayna’dan Orta Doğu’ya kayma riskini barındırıyor. Karadeniz’de ise Türkiye, Romanya ve Bulgaristan liderliğinde NATO koordinasyonlu bir deniz güvenliği mekanizması kurulması tartışılıyor.
Tam da bu noktada Türkiye bu zirveye yalnızca ev sahibi sıfatıyla değil, kendi oyun planı olan otonom bir aktör olarak geliyor. Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ni titizlikle uygulayarak Karadeniz’de hem NATO’nun güvenlik sınırlarını korudu hem de Rusya ile hassas dengeyi muhafaza etti. Bununla beraber arabulucu rolünü pekiştirmek için savaşın taraflarını sık sık bir masa etrafında toplama girişimlerinde bulundu. Zirveyle eş zamanlı düzenlenecek NATO Savunma Sanayii Forumu ise Türkiye’nin İHA’lardan füze sistemlerine uzanan yerli üretim kapasitesini sergilemesi ve AB ile ilişkilerinde elini güçlendirmesi açısından stratejik bir fırsata dönüşecek.
Ankara Zirvesi’nin gerçek başarısı, görkemli bildiri metinlerinin ya da sembolik askeri şovların çok ötesinde belirlenecek. İttifak belki de ilk defa diplomatik yönüyle bu denli büyük bir sınav veriyor. Ankara Zirvesi’nden sonra asıl mesele, ABD’nin ne kadar öngörülebilir ve iş birliği odaklı davranacağı ve Avrupa’nın kendi savunma kapasitesini ne kadar hızlı artırabileceği olacak. Yüzde 5 hedefi, NATO 3.0 vizyonu ve Ukrayna taahhütleri kâğıt üzerinde güçlü duruyor; asıl sınav ise bu taahhütlerin zirve sonrasındaki aylarda ne ölçüde hayata geçirileceğiyle ve ittifak güçlerinin ne kadar uyum içerisinde çalışabileceğiyle başlayacak.