Analiz 10 Ekim 2025

Uluslararası Hukuklar Altında İsrail-İran Çatışmasının Analizi

E
Esra Çiftçi
Yazar
Uluslararası Hukuklar Altında İsrail-İran Çatışmasının Analizi

İran-İsrail Savaşı: Sınırların Ötesinde Hukuk, Sessizliğin İçinde İnsanlık

Orta Doğu’da yaşananlar sadece haritaların çizdiği sınırlarla sınırlı değildir; bu bölge, aynı zamanda binlerce yıllık kültürel, siyasi ve insani gerilimlerin kesiştiği karmaşık bir noktadır. Sarsılan evler, yitirilen hayatlar, derinleşen travmalar sadece sayılardan ibaret değildir; her biri, insan ruhunun en kırılgan yanını açığa çıkarır. İran ve İsrail arasında yaşanan çatışma da bu acının en yeni ve en dramatik yüzüdür. Bu savaş, sadece füzelerin değil; hukukun sınırlarının, insanlığın vicdanının ne kadar zorlandığını da göstermektedir. Uluslararası hukukun teoride sunduğu normlar ve pratikte yaşanan trajediler arasındaki uçurum, her gün biraz daha büyüyor. Bu yazıda, hukuki normlar ile sahadaki gerçekler arasındaki bu dramatik farkı insan hikayeleriyle örerek açıklamaya çalışacağım.

1- Ateş Hattında Hukuk: Meşru Müdafaa Tartışmalarında Bulanık Alanlar

Birleşmiş Milletler Antlaşması, uluslararası sistemin temel taşıdır ve devletler arası kuvvet kullanımını açıkça kısıtlar. Ancak, özellikle İran ve İsrail gibi bölgesel aktörler arasında, “meşru müdafaa” kavramı karmaşık ve tartışmalı bir hal almıştır. Uluslararası hukukta meşru müdafaa hakkı, yalnızca “açık ve kaçınılmaz” bir saldırıya karşı kullanılırken, taraflar bu hakkı geniş yorumlayarak kendi politik ve stratejik hedeflerine uygun hale getirmektedir.

İsrail’in yıllardır İran destekli gruplara karşı yürüttüğü operasyonlar ve İran’ın İsrail’in bölgedeki faaliyetlerini gerekçe göstererek verdiği karşılıklar, uluslararası hukukun sınırlarını zorlamaktadır. Uluslararası Adalet Divanı’nın ilgili kararlarında açıkça belirtildiği üzere, önleyici savaş ya da ihtimal üzerine saldırı hukuken kabul görmemektedir. Ancak pratikte, her iki taraf da gelecekteki potansiyel tehditleri gerekçe göstererek eylemlerini meşrulaştırmaya çalışıyor. Bu durum, sadece hukuki bir belirsizlik yaratmakla kalmayıp, aynı zamanda bölgedeki gerginliği tırmandırmaktadır. Bu karmaşa ortamında, hukukun temel amacı olan barış ve istikrar ilkeleri gölgede kalmakta, yerini sürekli bir güvensizlik ve çatışma haline bırakmaktadır.

2- Sivillerin Susturulan Çığlığı: Cenevre Sözleşmeleri Boşlukta Kaldı

İnsancıl hukuk, savaşın bile sınırları olduğunu hatırlatır; sivillerin, hastanelerin, okulların korunması elzemdir. Cenevre Sözleşmeleri ve protokollerinin temel amacı budur. Ancak sahada yaşananlar, bu sözlerin ne denli yetersiz kaldığını gözler önüne seriyor. İsrail’in İran’a ait diplomatik tesislere yönelik saldırıları ve İran’ın bu saldırılara misilleme olarak sivil yerleşim bölgelerine gerçekleştirdiği operasyonlar, hukukun ayırım ve orantılılık ilkelerine doğrudan meydan okumaktadır. İnsanların evlerinde, okullarında, hastanelerinde yaşadığı bu trajediler, sadece rakamlardan ibaret değildir. Her sivil kaybı, uluslararası hukukun ihlal edilmesinin canlı kanıtıdır. Bu dramatik tablo, sadece iki ülke arasında değil, tüm bölge halklarının hayatında derin yaralar açmaktadır. İnsan haklarının korunması, sadece savaş sonrası değil, savaş sırasında da öncelikli olmalıdır. Ancak pratikte, bu temel insani haklar çoğu zaman göz ardı edilmekte ve hukuk, sadece kağıt üzerinde kalmaktadır.

3- Adalet Mahkemeleri Ne Yapabilir? UCM’nin Yetki ve Cezasızlık Sorunu

Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM), savaş suçları ve insanlığa karşı suçların cezalandırılması için kurulmuş önemli bir mekanizmadır. Ancak ne İran ne de İsrail Roma Statüsü’ne taraf değildir. Bu durum, mahkemenin bu ülkelerdeki ihlalleri soruşturmasını fiilen engellemektedir. Hukukun evrensel olması gerekirken, devletlerin taraflığı bu evrenselliği kısıtlamaktadır.

BM Güvenlik Konseyi’nin böyle bir soruşturmayı mahkemeye havale etmesi teknik olarak mümkün olsa da, burada veto yetkisi kullanan daimi üyeler politik çıkarlar nedeniyle süreci bloke etmektedir. Bu durum, uluslararası hukuk sisteminin gücünü ve etkinliğini ciddi biçimde zayıflatmaktadır. Sonuç olarak, savaş sırasında işlenen suçlar çoğu zaman cezasız kalmakta ve mağdurlar adalet arayışlarında yalnız bırakılmaktadır. Hukukun uygulanabilirliği, taraf devletlerin siyasi iradesine bağlı hale gelmiştir. Bu da adalet mekanizmasının temel ilkeleriyle çelişmekte ve uluslararası sistemin meşruiyetine zarar vermektedir.

4- Bölgesel Gölgeler: Gazze, Yemen ve Suriye’den Yansıyan Hukuksuzluk Örnekleri

İran‑İsrail çatışması bölgesel bir örnekten çok daha fazlasıdır. Benzer hukuki boşluklar ve ihlaller Yemen, Gazze ve Suriye gibi farklı çatışma bölgelerinde de yaşanmaktadır. Bu örnekler, uluslararası hukukun uygulanmasındaki zorlukları ve çifte standartları ortaya koymaktadır.

a) Gazze (2024–2025): BM Güvenlik Konseyi’nin Ramazan ayı boyunca ateşkes çağrısı yapmasına rağmen, çatışmaların devam etmesi, uluslararası toplumun barış ve insan hakları konusundaki kararlılığını sorgulatmaktadır. Sağlık kuruluşlarının raporlarında çocukların beslenme sorunları ve sivil altyapının hedef alınması, hukuki ve insani bir krize işaret etmektedir.

b) Suriye ve Golan Tepeleri: BM kararları ve Uluslararası İslam Konferansı’nın kararlarına rağmen, İsrail’in Golan Tepeleri’ndeki faaliyetleri hukuka aykırı olarak kabul edilmekte; fakat etkin yaptırımların uygulanmaması, hukukun etkisizliğini göstermektedir.

c) Yemen: Uzun süredir devam eden çatışmalar ve insani kriz, uluslararası hukukun savaşta taraflara eşit mesafede uygulanamadığını göstermektedir. Bölgede yaşanan yıkım ve sivil kayıplar, hukuki yaptırımların eksikliğinin en acı örneklerindendir.

Bu bölgelerden gelen her bir trajik haber, uluslararası hukuk sisteminin ne denli kırılgan ve zayıf olduğunu ortaya koymaktadır.

5- Uluslararası Hukuk Düzeni Gerileyişte: Çifte Standartlar ve Köhneleşen Mekanizma

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin İsrail’in yerleşim politikalarına yönelik birçok kararı (örneğin 2334, 242, 446, 497) hukuken bağlayıcıdır. Ancak bu kararların uygulanmaması ve yaptırımların devreye sokulmaması, uluslararası hukukun işlevselliğini sorgulatmaktadır. Tarih boyunca güç dengeleri ve büyük devletlerin politik tercihleri, hukukun evrensel ilkeleriyle çatışmıştır. Bugün yaşanan çatışmalar da bu durumun devam ettiğinin kanıtıdır. Hukuk, kağıt üzerinde evrensel görünse de pratikte, siyasi iradelerin ve çıkarların gölgesinde kalmaktadır. Bu tablo, uluslararası hukukun sadece güçlülerin tercihleri doğrultusunda şekillendiği algısını güçlendirmekte ve barış umutlarını zayıflatmaktadır. Hukuk ve adalet, ancak gerçek anlamda uygulanabilir ve yaptırımları varsa, anlam kazanır.

Son Söz: Hukuk Raflarda, Vicdan Sığınakta

İran‑İsrail çatışması, sadece fiziksel bir savaş değil, aynı zamanda uluslararası hukukun sınandığı, vicdanların zorlandığı bir sınavdır. Meşru müdafaa iddiaları ne kadar sık kullanılırsa kullanılsın, kaybedilen hayatların yerini hiçbir hukuki mazeret dolduramaz. Sivil kayıplar artarken, uluslararası mahkemelerin sessizliği, hukukun etkinliğini tartışmaya açmaktadır. Bizler için düşen görev, yalnızca akademik bir yaklaşım sergilemek değil; hukukun yaşama geçirilmesi için sesimizi yükseltmek, vicdanı diri tutmak ve adaletin gerçekleşmesini talep etmektir. Hukuk susarsa, dünya sessizliğe gömülür; ancak unutmamalıyız ki, sessizlik bile bir tepki, bir mesajdır. Adalet konuşmadığında, gökyüzü konuşur ve o ses, hepimizi derinden sarsar. Bu sesi duymazdan gelmek, insanlığımızı da kaybetmek demektir.

Kaynakça

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi Kararları: 242, 446, 497, 2728, 2334

Uluslararası Ceza Mahkemesi ve ICC soruşturmaları: Yetki, taraflık ve veto engelleri

Uluslararası Adalet Divanı (ICJ) karar ve açıklamaları

BM ve uluslararası haber ajansları insani kriz raporları (Gazze, Yemen, Suriye)

Diğer Yazılar